Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Main title sequence of BURN! (aka QUEIMADA) by Gillo Pontecorvo marlon brando Quimeda
 
Haz
16
    
teâruf | 16 Haziran 2008 17:34 | etiket:  

 

 

Amberin Zaman
 
E-Mail Gönder
Amberin Zaman
 
E-Mail Gönder
 
Başörtülü kadınların sesi
Sevgili okuyucularım. Başörtüsünü bahane ederek her türlü hukuksuzluğa, adaletsizliğe, ve istismara imza atılan bu günlerde bir de başörtülü kadınların kendileri ne diyor? Hiç onlara kulak verdik mi? En son Van’da üniversite kampusuna bile sokulmayan, onurları incitilen başörtülü genç kızlarımızı gerçekten düşünen var mı acaba? Gözümün içine baka baka başörtülü milletvekili hanımlarının “Designer” (marka) çantalarını göğüslerine bastırarak “bir metre kare bez parçası için değer miydi” diye AKP’li kocalarının yakında buharlaşacak olan statülerine ağlayanları hayretle izlerken,  kadim dostum Başkent Kadın Platformu üyesi ve ilahiyatçı Dr. Hidayet Şefkatli Tuksal’ın bana ulaştırdığı açıklamayı sizlerle paylaşmak istedim. Bilmeyenler için özetleyecek olursak, Platform özünde başörtülü kadınların sorunlarını dillendirmek için oluşturulmuş ama hızlı  bir şekilde tüm mağdur kesimlerle el ele veren demokrat özgürlükçü hareket halini almış bir oluşum. Cesurlar, erkeklere kök söktürüyorlar,  mülteci Iraklı kadınlara kucak açıyorlar, Somalili ailelere gıda yardımı yapıyorlar.  Yazıyorlar, tartışıyorlar, mizah anlayışları da süper. Bu kadınları çok seviyorum, sayıyorum. İyi ki varsınız diyorum.

Başkent Kadın Platformu Basın Açıklaması Metni:

“Yaşananlar yeterince açık!
On yıllardır kendimizi savunmaktan yorulduk!
Bizler, bu ülkenin ‘başlarını örten’ kadınlarıyız!
Kültürlerin, dinlerin, ırkların ‘Anadolu’su olan bu topraklarda yaşanmış sevinçlerin ve kederlerin mirasçısıyız.
Damarlarımızda bütün ırkların kanını, dilimizde bütün dillerin kelimelerini, yaşamımızda bütün kültürlerin cümbüşünü taşıyoruz ve böyle olmaktan memnunuz!
Bizler, bu ülkede ve bu gezegende barış ve huzur içinde yaşamak istiyoruz!
Okumak, çalışmak, üretmek, sevmek, sevilmek, saygı duymak ve saygı görmek istiyoruz!
Bizler başörtülü kadınlarız ve başörtülerini seven  kadınlarız ama başörtüsünden ibaret değiliz, başörtülerimizin altında birer kafa, zihin, yürek ve beden taşıyoruz; bunun fark edilmesini istiyoruz.
On yıllardır yaşadıklarımız bize eşitliğin ve özgürlüğün değerini öğretti; bu bilinçle herkes için en yüksek standartlarda özgürlük istediğimizin bilinmesini istiyoruz!
Bizler birilerinin maşası, kölesi, ajanı, payandası değiliz; bizlere gizli veya açık bu sıfatları yakıştıran ve bu sıfatlar üzerinden korku politikaları üreten kişilerin ve kurumların kişilik haklarımıza yönelik pek çok suçu bir arada işlediklerini düşünüyoruz. Ancak suçun bu kadar sıradanlaşması ve normalleşmesi hatta çoğu zaman adalet ve güvenlikten sorumlu mercileri işgal eden kişiler tarafından işlenmesi karşısında şaşkın ve çaresiziz.
Kendi acılarımızı çekerken başka acılara sessiz kalmayı içimize sindiremiyoruz. Van’da araçlardan indirilen başörtülü öğrencilerin acısı içimizi ne kadar yakıyorsa, geçtiğimiz günlerde bıçaklanarak öldürülen travesti Sisi’nin, Hasdal Askerî Cezaevi’nde ağır işkenceye maruz bırakılan vicdani redci Mehmet Bal’ın, Nevruzları mateme dönüştürülen Kürt vatandaşlarımızın ve güvercin tedirginliği ile kurşunlara kurban giden Hrant Dink’in acısı da içimizi o kadar yakıyor. Biz, azınlık çoğunluk demeden, hepimize bu ülkeyi, bir arada barış ve huzur içinde yaşamayı çok gören o ‘mihrakları’ iyi tanıyor ve iyi biliyoruz. Ve o mihraklara diyoruz ki:
Bizler, çeşitli farklılıklarımızla her birimizi düşman ve tehdit ilan ettiğiniz bütün sade vatandaşlar, sizin oyunlarınızın, bozgunculuğunuzun farkındayız. Ve biz, kendi gücümüzün ve sizin güçsüzlüğünüzün de farkındayız. Düştüğünüz paniği görüyoruz. Çığırtkanlığınız, darbeleriniz, aşırı güç kullanımınız sizi ele veriyor. Ama şunu bilin ki biz birbirimizi seviyor ve sizlerden korkmuyoruz! Çektiğimiz her eziyeti daha özgür ve daha demokratik bir Türkiye için ödediğimiz bedeller olarak görüyor, çabamızın sonuçsuz kalmayacağına inanıyoruz. Ne mutlu bu çabaya ortak olanlara! Ne mutlu özgür ve demokrat bir Türkiye’ye inananlara!” (Ankara, 10 Haziran 2008)

13.06.2008
Başörtülü kadınların sesi
Sevgili okuyucularım. Başörtüsünü bahane ederek her türlü hukuksuzluğa, adaletsizliğe, ve istismara imza atılan bu günlerde bir de başörtülü kadınların kendileri ne diyor? Hiç onlara kulak verdik mi? En son Van’da üniversite kampusuna bile sokulmayan, onurları incitilen başörtülü genç kızlarımızı gerçekten düşünen var mı acaba? Gözümün içine baka baka başörtülü milletvekili hanımlarının “Designer” (marka) çantalarını göğüslerine bastırarak “bir metre kare bez parçası için değer miydi” diye AKP’li kocalarının yakında buharlaşacak olan statülerine ağlayanları hayretle izlerken,  kadim dostum Başkent Kadın Platformu üyesi ve ilahiyatçı Dr. Hidayet Şefkatli Tuksal’ın bana ulaştırdığı açıklamayı sizlerle paylaşmak istedim. Bilmeyenler için özetleyecek olursak, Platform özünde başörtülü kadınların sorunlarını dillendirmek için oluşturulmuş ama hızlı  bir şekilde tüm mağdur kesimlerle el ele veren demokrat özgürlükçü hareket halini almış bir oluşum. Cesurlar, erkeklere kök söktürüyorlar,  mülteci Iraklı kadınlara kucak açıyorlar, Somalili ailelere gıda yardımı yapıyorlar.  Yazıyorlar, tartışıyorlar, mizah anlayışları da süper. Bu kadınları çok seviyorum, sayıyorum. İyi ki varsınız diyorum.

Başkent Kadın Platformu Basın Açıklaması Metni:

“Yaşananlar yeterince açık!
On yıllardır kendimizi savunmaktan yorulduk!
Bizler, bu ülkenin ‘başlarını örten’ kadınlarıyız!
Kültürlerin, dinlerin, ırkların ‘Anadolu’su olan bu topraklarda yaşanmış sevinçlerin ve kederlerin mirasçısıyız.
Damarlarımızda bütün ırkların kanını, dilimizde bütün dillerin kelimelerini, yaşamımızda bütün kültürlerin cümbüşünü taşıyoruz ve böyle olmaktan memnunuz!
Bizler, bu ülkede ve bu gezegende barış ve huzur içinde yaşamak istiyoruz!
Okumak, çalışmak, üretmek, sevmek, sevilmek, saygı duymak ve saygı görmek istiyoruz!
Bizler başörtülü kadınlarız ve başörtülerini seven  kadınlarız ama başörtüsünden ibaret değiliz, başörtülerimizin altında birer kafa, zihin, yürek ve beden taşıyoruz; bunun fark edilmesini istiyoruz.
On yıllardır yaşadıklarımız bize eşitliğin ve özgürlüğün değerini öğretti; bu bilinçle herkes için en yüksek standartlarda özgürlük istediğimizin bilinmesini istiyoruz!
Bizler birilerinin maşası, kölesi, ajanı, payandası değiliz; bizlere gizli veya açık bu sıfatları yakıştıran ve bu sıfatlar üzerinden korku politikaları üreten kişilerin ve kurumların kişilik haklarımıza yönelik pek çok suçu bir arada işlediklerini düşünüyoruz. Ancak suçun bu kadar sıradanlaşması ve normalleşmesi hatta çoğu zaman adalet ve güvenlikten sorumlu mercileri işgal eden kişiler tarafından işlenmesi karşısında şaşkın ve çaresiziz.
Kendi acılarımızı çekerken başka acılara sessiz kalmayı içimize sindiremiyoruz. Van’da araçlardan indirilen başörtülü öğrencilerin acısı içimizi ne kadar yakıyorsa, geçtiğimiz günlerde bıçaklanarak öldürülen travesti Sisi’nin, Hasdal Askerî Cezaevi’nde ağır işkenceye maruz bırakılan vicdani redci Mehmet Bal’ın, Nevruzları mateme dönüştürülen Kürt vatandaşlarımızın ve güvercin tedirginliği ile kurşunlara kurban giden Hrant Dink’in acısı da içimizi o kadar yakıyor. Biz, azınlık çoğunluk demeden, hepimize bu ülkeyi, bir arada barış ve huzur içinde yaşamayı çok gören o ‘mihrakları’ iyi tanıyor ve iyi biliyoruz. Ve o mihraklara diyoruz ki:
Bizler, çeşitli farklılıklarımızla her birimizi düşman ve tehdit ilan ettiğiniz bütün sade vatandaşlar, sizin oyunlarınızın, bozgunculuğunuzun farkındayız. Ve biz, kendi gücümüzün ve sizin güçsüzlüğünüzün de farkındayız. Düştüğünüz paniği görüyoruz. Çığırtkanlığınız, darbeleriniz, aşırı güç kullanımınız sizi ele veriyor. Ama şunu bilin ki biz birbirimizi seviyor ve sizlerden korkmuyoruz! Çektiğimiz her eziyeti daha özgür ve daha demokratik bir Türkiye için ödediğimiz bedeller olarak görüyor, çabamızın sonuçsuz kalmayacağına inanıyoruz. Ne mutlu bu çabaya ortak olanlara! Ne mutlu özgür ve demokrat bir Türkiye’ye inananlara!” (Ankara, 10 Haziran 2008)

13.06.2008

 



 
Haz
16
    

 

Diyanet TV geliyor

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Kars, Iğdır ve Ağrı’dan sonra bilgilendirme ve değerlendirme toplantısına katılmak üzere Erzurum’a geldi.

Erzurum Müftülüğü tarafından düzenlenen Bilgilendirme ve Değerlendirme Toplantısı’na katılmak üzere Erzurum’a gelen Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu yaptığı açıklamada, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bir televizyon kanalı kurulacağını söyledi. İl Müftülüğü’nü ziyaret eden Bardakoğlu bir gazetecinin, ‘Diyanet bir televizyon kanalı mı kuruyor’ sorusuna “Evet bir televizyon kanalı kuracağız, bu doğrudur. Ankara’da televizyon kurulması yönünde birtakım girişimlerde bulunuluyor. Ancak, ne zaman ve nasıl olacağı kesinleşmedi, uzun bir süre alabilir” yanıtını verdi.

OKUMA-YAZMA DA ÖĞRETİLİYOR

Bardakoğlu Kur’an kurslarının sadece Kur’an okumayı öğreten değil, özellikle Doğu ve Güneydoğu illerinde aynı zamanda okuma yazmayı öğreten mektepler olduğunu söyleyerek  “Kur’an kursları sadece Kur’an öğreten değil, insanın kendisiyle barışık olmasını, toplumla, milletiyle, devletiyle, bayrağıyla barışık olmasını telkin eden mekteplerdir. Bacası tütmeyen ev varsa, kız çocuklarını okutamayan aile varsa, din görevlisi elbette bunların yanında olmalıdır. Özellikle son dönemde din görevlilerimiz okuma kampanyalarının gönüllü neferi oldular” dedi.


 
 
( Taraf ) - 08.06.2008


Murat Belge
 
E-Mail Gönder
 
Solun içe kapanması
Altmışlardan 1980 Eylül’üne kadar sosyalizm Türkiye’nin gündemini belirledi. Bir yandan entelektüel alanda oldukça hissedilir bir hegemonya kurdu; bir yandan, siyasî düzeyde ciddi bir varlık olduğu görüntüsünü verdi. Cümlenin fiilini (yüklemini) böyle kurmayı tercih ettim, çünkü bu bir “görüntü”nün çok ötesine geçebilen bir olgu değildi.

12 Mart darbesine kadar sosyalizm bürokratik despotizm ile plebisiter despotizm arasındaki mücadelenin 27 Mayıs Anayasası ile yarattığı kilitlenme konjonktüründe kendine bir hareket alanı buldu. İki gündür anlatmaya çalıştığım “sol”un kendini “bürokratik despotizm”le aynı safta görmesi normaldi. İkisi arasında, Türkiye tarihi çerçevesinde, yalnız fikrî değil, aynı zamanda somut, sözlük anlamında akrabalık vardı (bu sol kadrolar arasında bürokrat ailelerden gelenlerin oranı son derece yüksekti). Ama buna ek, dünyada var olan SSCB tipi sosyalizm de bu bağlantıyı her anlamda destekliyordu.

9 Mart olmadı, 12 Mart oldu. Bundan sonra, “sol Kemalizm” ile “devrimci gençlik” arasında, bir zaman kaçınılmaz görünen bağ gevşedi. Yetmişli yıllar boyunca, vaktiyle bu “sol Kemalizm”e prim vermiş sosyalist hareketler geri plana itildi, marjinalize oldu. Somut politika düzeyinde sosyalistler ülkücü faşistlerle günübirlik çarpışmak ve CHP ile bir alışveriş içine girmek gibi iki somut ve sınırlı alanda sıkıştılar. Durmadan cepheleşme yaratan siyaset yapısında, bu ikincisi, nesnel gerçekliğin dayattığı bir durumdu. Orada siyasete karışan bir Marksist, gerçekleri yeterince kavrayamayan sosyal-demokratlara bilinç götüreceğini umuyordu. Çok zaman, bu pratik içinde “gerçekleri görmeyi” öğrenen de kendisi oluyordu. 12 Eylül baskı döneminde sosyalizmin basacağı zemin kalmayınca, o da oradaki kariyerine devam etti. Bu “Marksist/ sosyal-demokrat” ilişkisi de önceki “Marksist/ sol Kemalist” ilişkisinden, ideolojik çerçevede, çok farklı değildi.

Ama asıl önemli olan, Türkiye’nin altmışlardaki “dışarıya bakan gözü” olabilen, sosyalizmin kendi gözünü kendi eliyle kapamasıydı. Ortalama bir sosyalist, Pulitzer’in kitabını baştan sona okumayı başarmışsa, artık felsefeyi okumuş oluyor, dolayısıyla başka bir felsefe kitabını eline almasının bir gereği kalmıyordu. Stalin’den Diyalektik ve Tarihî Materyalizm’i de okumuşsa, bir taşla hem felsefe hem de tarih kuşlarını vuruyordu. Otomobil durduğu yerle çelişkiye girdiği için hareket eder (benzini olduğu durumlarda), sınıfsız ilkel komünal toplumdan kölecilik doğar, falan filan. Üstüne bir de Nikitin okuyunca ekonomi politik sorunu da çözülüyordu.

Batı Marksizmi kimsenin ilgisini çekmedi. Sartre’ın yarı-sapık olduğu zaten belliydi; Lukacs’ın dönekliği kanıtlanmıştı. Mussolini’nin faşist zindanında can verdiği için Gramsci’ye elbet sahip çıkardık ama düşüncelerine sahip çıkmak gibi bir yükümlülüğümüz yoktu. “New Left’çi” düşüncelerle ise hiçbir ilişiğimiz olamazdı çünkü onlar zaten müseccel Troçkist’ti. Avrupa-komünizmi tartışmaları, yok Berlinguer, yok Carillo, bizi ilgilendirmezdi çünkü onlar zaten “devrimci” niteliğini bırakarak burjuva politikasıyla uzlaşmış revizyonist partilerdi.

Bunları alabildiğine uzatmak mümkün. Ciddi devrimciler olarak işe yaramaz entelektüellere çekici görünen bu kof konulara sırtımızı çevirdik ve anti-emperyalist mücadelemize devam ettik. Böyle yaparken, aynı mücadele içinde bulunduğunu bildiğimiz ülkelerin durumlarını, koşullarını, deneyimlerini merak ettik ve öğrendik mi? Yoo! Bunu da yapmadık. Latin Amerika’da gerçekten neler oluyor ve nereye varır? Afrika’nın hayatî, yapısal sorunları nelerdir? Asya devrimciliği, Ortadoğu örgütleri nedir, neleri içerir? Bunları merak eden de pek çıkmadı. Sovyet çizgisini benimsemişsek, Afganistan işgaline şak şak! Çin “sosyalizmini” benimsemişsek, “İşte Sosyal Emperyalizm” ve “Yaşasın Tibet’te Çin Halk Ordusu!”.

Bunların nesnel tabanı ortadan kalktıktan sonra, yani 1989-sonrası koşullarda, bir rüyadan uyanır gibi, sabah uyanıp da “ulusalcılık” döşeğinde uyuyakaldığını anlamak o kadar zor olmadı. Böylece, kuşak olarak belki “kırk yedililer”, ama bir bütün olarak Türkiye sosyalizmi, “biz bize benzeriz” çemberinin dışına çıkamadı, “dünyalı” olamadı.

15,06.2008


 
Haz
16
    

 

  vicdansız emlakçı zihniyetinin sonucu !!!

  emlakçılar bir dersane iki !!! vicdanları kefen cebi !!!

 

Sorgu sürüyor, gözaltı sayısı artabilir

İstanbul’da, yaşlı ve kimsesizlerin mülklerini ele geçirmek için cinayetler işleyen ve aralarında kamu görevlilerinin de bulunduğu 17 kişilik çetenin, bugün Adliye’ye sevk edilmesi bekleniyor

Özellikle yaşlı, kimsesiz ama mal varlığı olan insanları öldürerek mallarına, çeteye dahil ettikleri üç tapu müdürüyle kendi üzerlerine geçirtip daha sonra satan çetenin sorgusu devam ediyor.

İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü’nde sorgulanan çete üyelerinin, Cihangir’de oturan 82 yaşındaki diş doktoru Şemseddin Geçgil’in mallarına el koyularak öldürülmesi ve cesedinin Tekirdağ’ın Yenice Beldesi’ne atılması, kardeşi Fikriye Geçgil’in kaybolmasından 110 gün sonra Gebze Devlet Hastanesi kapısına bırakılması sonrası  hayatını kaybetmesi olaylarıyla bağlantılarının
tespit edildiği belirtildi.

BAĞLANTI ARANIYOR • Tek başına yaşayan Vanda Ayaşlı Eser’in, aç ve susuz bırakılarak ölüme terk edilmesi ve mallarına el konulması iddialarının ise henüz araştırıldığı belirtilirken, Eser’in ölüm nedenine ilişkin Adli Tıp  Kurumu’ndan rapor beklendiği öğrenildi. Şubedeki işlemleri ve sorgulamaları süren yedisi kadın 17 kişi, dün sabah götürüldükleri Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesinde sağlık kontrolünden geçirildi.


EK SÜRE ALINMIŞTI • Soruş-turmayı genişleten polis yetkilileri sorgu için Cumhuriyet Savcısı’ndan ek süre almıştı. Alınan ifadeler doğrultusunda gözaltı sayısının artabileceği belirtilirken şüphelilerin, bugün Adliye’ye sevk edilmeleri bekleniyor.



 
 
( AA ) - 16.06.2008

 



 
Haz
16
    
teâruf | 16 Haziran 2008 17:26 | etiket:  

 

  % 47 ye bürokrasi muhalefeti !!!

 

 

 

Kapıkule sanki rüşvet kapısı

Kapıkule gümrük sahasında, araçların bekleme yapmadan, gidecekleri ülkelere transit geçişini sağlayan “transit rejim” uygulamasından yararlanarak rüşvet aldıkları belirlenen üç gümrük memuru gözaltına alındıktan sonra tutuklandı

Kapıkule Gümrüğü’nde yine ortaya çıkan rüşvet skandalı sonrası üç memur tutuklandı. Yapılan bir şikayeti değerlendiren Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tırların riskli görülenlerinin gümrük görevlilerince açıldığını ve risk taşıdığı için kontrol sonrasında teslimat yerine kadar “kolcu” adı verilen görevli nezaretinde teslim edilmesinin sağlandığı, ancak bu sırada devletin öngördüğü harcırah dışında işlemlerin daha kolay yapılması için rüşvet aldıkları tespit edildi. Yaklaşık 30 kişinin çalıştığı ve Gümrük Muhafaza memurlarını kapsayan olay ile ilgili olarak Edirne Cumhuriyet Savcılığı’nın bu tür refakatçi işinde geriye dönük olarak kayıtların incelenmesini istedi.

RÜŞVET ALIP GİTMİYORLARMIŞ • Kolcu refakat harcırahının 300-400 YTL civarında olduğu ve gidilecek noktaya göre değiştiğini belirten yetkililer, burada görevlililerin tır sürücüsüne çeşitli engeller çıkarttığını, uzun süre burada beklemek zorunda kalabileceğini ve işin çabuklaşması için devletten aldıkları harcırah haricinde şoförden de 1000-1500 YTL para talep ettikleri ve kolcu görevini üstlenerek bu parayı aldıktan sonra sürücüye “sen git ben uçakla gelirim” dedikleri, ancak yapılan incelemede teslimat noktasına da gitmedikleri tespit edildi.


ŞİKAYET YAKALATTI • Peter Minnewit B.V. Nakliyat Firmasını işleten A. A. isimli kişi, Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği  dilekçe ve ifadesinde; firmasına ait yurt dışına çıkış yapan tır sürücülerden Edirne Tır Gümrük Müdürlüğü personeli tarafından yasal olarak alınan paranın haricinde para talep edildiğini, usulsüz para verilmemesi durumunda sürücülerine zorluk çıkartıldığını iddia etmişti.

A. A.’a bir miktar seri numaraları alınmış paralar tır sürücülerine verilmişti. Gümrük memurlarının tırların işlerini kolaylaştırmak ve hızlandırmak için rüşveti almalarının ardından düzenlenen operasyonda, şahısların evlerinde yapılan aramada, seri numaraları alınarak A. A’a verilen paralardan olan bir adet 100 YTL, yedi adet 50 YTL para ile Kapıkule Gümrük Müdürlüğü Veznesi tarafından
İ. Ç. adına tır sürücüsü C. Ö.’e refakat edeceği için tahsil edilmiş 400 YTL. lik makbuz ele geçirildi.

KOLCU UÇAKLA GİDİYOR • Şikayette bulunan firmanın tırları durdurularak yapılan trafik kontrolünde yükle ilgili
belgelerin incelenmesinden sonra, Edirne Gümrük Müdürlüğü tarafından araçların gideceği Gümrük Müdürlüklerine muhatap olarak yazılan yazılarda tır araçlarında refakatçi olarak bildirilen görevlilerin olmadığı, refakatçilerin uçak ile gidip geldikleri anlaşılmıştı. Cumhuriyet Savcısı’nın aldığı ifadelerin ardından şüpheliler İ. Ç. , N. D. ve E. M. sevk edildikleri mahkeme
tarafından tutuklandı. 


 
 
( Taraf/Mesuthan Çınar/Edİrne ) - 16.06.2008

 



 
Haz
16
    
teâruf | 16 Haziran 2008 17:24 | etiket:  

 

 

"http://www.taraf.com.tr/anasayfa/16TRF01istyeni.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

 

Vınnn... Türkiye geçti 3-2

Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Çekler’i 2-0 geriden gelerek 3-2 yenen Türkiye, mucizeler ülkesi olduğunu bir kez daha gösterdi. Milliler çeyrek finalde Hırvatistan’la karşılaşacak

FUTBOL İLKE VE İNKILAPLARI
Ey Türk futbolcusu, birinci vazifen hamasi nutukları unutup terinin son damlasına kadar sahada koşmaktır. Takımının kalesi zaptedilmiş, sahanın her köşesi bilfiil rakibin hâkimiyetine girmiş olabilir. Bütün bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen rakip kaleye gitmek ve gol atmaktır. Muhtaç olduğun kudret senin bacaklarında ve Petr Cech’in kaygan parmaklarındadır.

CENEVRE KRİTERLERİYLE GİRDİK
Viyana’yı iki kez kuşatıp giremeyen Osmanlı’nın torunları dün gece Cenevre Kriterleri’yle tarih yazdı. Avrupalı olmanın kuralına siyasette bir türlü uyamayan Türkiye, yeşil sahada kriterleri uygulayınca kapıdan geçti.       
             

İŞTE BUDUR: YENİLİRKEN YENERİZ
Millilerin kaderini 75. dakikada Arda’nın golü değiştirdi. Nihat Kahveci 88. dakikada skoru eşitledi; 90. dakikada ise olağanüstü şutuyla galibiyeti getirdi. Elenmenin eşiğinden dönüp çeyrek finale çıkan Türkiye geceyi ayakta geçirdi. 


 
 
( Taraf ) - 16.06.2008


 
Şub
02
    
teâruf | 02 Şubat 2008 23:41 | etiket: ,  
Asker, AKP ve türban

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt; kadınların türban kullanımının yeni bir raddesi için yapılacak anaysal değişiklikler üzerinde, iki, (özellikle) erkek egemen partinin uzlaşmasının ardından bir açıklama yapmış. Bize, biz sivil hayatın bir yerindekilere de yansıdı tabii bu açıklama. Türban konusunda askerin ne düşündüğünün bilindiğini söylüyor Büyükanıt.

O "soyut asker" ne düşünüyor bilemeyeceğiz ama biz siviller belki salt türban değil ama genel olarak dinin toplumsal yaşam üzerindeki tanzim edici, denetleyici ve disipline edici etkisinin, tanıdığımız "somut asker" tarafından nasıl yaygın biçimde kullanıldığını; hem söylem hem kurum olarak nasıl yaygınlaştırıldığını çok iyi biliyoruz. Hem de salt 12 Eylül faşist cunta döneminden değil, askerin siyaset alanından görece uzak durduğu seyrek dönemlerden de. Ama böylesi de normal değil mi zaten?

Sivil, özgürlükçü ve demokratik bir toplumsal formasyondan çok daha yararlı ve elverişli değil midir militarizm için; disipliner ve otoriter, insanın bedeni üzerinden ruhunu, ruhunun bütün özgürlük alanlarını denetleyen, kontrol eden dinsel ya da başka kaynaklı birtakım, bir dizi, bir yığın kural, talimat ve uygulamanın meşru ve giderek zorunlu olduğu bir toplumsal yaşam? Elbette sözüm üniversite eğitiminden yoksun kalmış genç kızlara, kadınlara değil ama şu türban konusunda yapılan bütün riyakârlıkları da ortaya şöyle bir dökmek gerekiyor.

Türban konusunda yapılan, yapılacak düzenlemeleri bir yanda özgürlüğe doğru bir adım, bir adım daha olarak görenlere, bir yanda da 'askerin bu konudaki görüşü'nün ne olduğunu bildiğimizi ilan eden Asker'e şunu söylemek isterim ki, tam da şu sıralar türbanın nasıl bağlanmasının (ana)yasal olacağını gösteren grafikler bana, askeri kışlalardaki o grafiklerle bezeli kılık kıyafet talimatnamelerini; türbanı yasal kullanmanın üstünde öğretildiği cansız mankenler ise tam teçhizattı askeri üniformaların sergilendiği askeri müzeleri hatırlatıyor.

Ve bu da biçimsel benzerliklerden çok içerikle ilgili bir yakınlıktan oluyor. Kimse bize maval anlatmasın. Askerlik ve Din, pratikleri ve bu pratiklerin insan üzerindeki etkileri ve öngördüğü insan eylemliliği açısından birbirlerine o kadar benzerler ki... Ve birbirlerinden başlangıçlarından beri ve bugün de o kadar çok yararlanmaktadırlar ki...

Aralarındaki çatışma görünümü, olsa olsa disiplin kurulu başkanlığının kimde olacağına ilişkin bir anlaşmazlık olabilir. Evet, askerlik ve din, insan bedeni ile çok ilgili; insan bedeni üzerindeki tahakkümden en fazla yarar uman ve sağlayan; insanı ve toplumu insan bedeni üzerindeki tasarrufları yoluyla zapturapt altına alıp ruhları da ele geçiren ve böylece insandaki özgürlük istencini nötralize eden; tam da bu aynı şeyin üzerine bina edilmiş, aynı şeyden beslenen, güçlenen iki (kardeş) sistemdir.

İyi oldu aslında bu türbanın nasıl bağlanması, nasıl bağlanırsa serbest olacağı tartışmalarının başlaması... Ve "GATA Formülü" gibi askeri hatırlatan bir kavramın da devreye girmesi bu arada... Çünkü ilk ve son tahlilde türban da, üniforma da salt kullanımlarından çok nasıl kullanılacaklarına ilişkin talimatlar, dayatmalar ve zorlamalar sayesinde, bunlar üzerinden insan ve toplum üzerindeki disipliner ve otoriter etkilerini doğururlar. Michel Foucault'nun deyimiyle "anatomipo-litik" işlevlerini yerine getirirler.

Yani disiplin ve otorite, iktidara boyun eğme istenci; insana, bir giyim parçası ya da sistemini üzerinde taşırken değil, onu nasıl taşıması gerektiğini kendisine tarifeden talimatnameye uyarken içselleşir. Ve bu yüzden de türban tartışmaları, salt varacağı sonuçla değil, sürdüğü sürece de antidemokratik ve baskıcı bir düzenin sürmesinden yarar uman, fayda sağlayan bütün kurum ve kuruluşlara hizmet etmektedir, edecektir.



 
Şub
02
    
Paranın krokisi ve paramilitarizm

Şimdi tabii bu devlet bağlantılı paramiliter örgütler kendilerine "Ergenekon", "Vatanseverler" ya da "Atabeyler" gibi milliyetçi çağrışımları olan isimler veriyor, birçok provokatif şiddet eyleminde ya da şiddet eylemi hazırlığında bulunuyor diye; bu güruhu salt siyasi, milli, salt "sapkın siyasi" amaç, hedef ve güdülerle hareket ediyormuş gibi kabul etmek ya da böyle lanse edilmelerini kabullenmek öncelikle bu paramiliterlerin, bu halk düşmanlarının, kimilerinin algısında legitime olmasına, kimilerinin onlara bir haklılık, bir yasallık atfetmesine yol açacaktır.

Bu birinci tehlike.
Zaten de bu sayede bu adamlar ve kadınlar şimdiye kadar, bütün deşifre olmuşluklarına, bütün kana bulaşmışlıklarına rağmen, ortalıkta gerine gerine dolaşıyor, devlet ve kolluk kuvvetleri de onları böyle pervasızca koruyabiliyor, kollayabiliyor ya da bizzat işin içinde yer alıyor.

Ki son operasyonda da askerin mesela, bu işlerin içine ne denli girdiğine nicedir işaret eden, nicedir deşifre olmuş "askeri şahıslar"dan birkaçı gözaltına alındı, tutuklandı yine.
Daha önce de daha alt rütbelerden tutuklanmalar olmuştu, malumunuz.

Bunlar, evet bu adamlar ve kadınlar; bu örgütlenmelere katılışlarını, yer alışlarını, hatta bu örgütleri kuruşlarını, bu örgütlerin milliyetçi, genel anlamda siyasi imgeleri ile açıklamaya, kendilerini böyle aklamaya yönelecek, açık açık söylemeseler, talep etmeseler bile "yararlılık", "gereklilik", "haklılık" gibi bir takım nitelikleri "istemem" deyip yan ceplerine koyacaklar ya da bu nitelikler sistemin, devletin bekası için devlet ve kitle kültürü medyası tarafından onların cebine "bahşiş" niyetine sokuşturulacaktır yine. Bu defa da. İşte burada önemli bir yere geldik:"Cep", "bahşiş" diyerek.

Şu son operasyonda ele geçenlerin yüzlerine bir bakın. İlişkilerini, yaşam tarzlarını, banka hesaplarını; hısım akraba, artık her kimleriy-se onların son yıllardaki servet artırımlarını bir inceleyin. Bakalım, bu adamların ya da kadınların herhangi biri, işin içinde bolca, epey bir miktar para olmadan şuradan şuraya bir adım atacak bir profil çiziyor mu; ne denli sapkın bir siyasete, nasıl büyük bir paranoyaya giriftar olursa olsun?

Bu insanları devletin ve resmi ideolojinin "yasal" ve "normal" şiddet raylarından çıkaran, rotasından saptıran, sergiledikleri ya da ciddi ciddi kendilerini inandırdıkları "sapkın siyaset" değil, paranın akışı, paranın çizdiği krokidir.

Bu örgütlerin oluşumunun, işleyişinin, eylemliliğinin aksiyomu, beliti, yani ilk belirleyicisi paradır.
Paranın hareketi, bu devlet bağlantılı paramiliter örgütlerin rol dağılımını belirleyen, kadrosundaki çeşitliliğe yol açan senaryodur.
Paranın aktığı yatağı, bu yatağın ayrıldığı, saptığı kolları, çizdiği krokiyi takip etmeden, niçin aynı örgütlenme içinde bir mafya reisinin, bir eski milletvekilinin, bir emekli generalin bir araya geldiğini anlamak zorlaşır.

Ki zaten bu adamların ve kadınların da istediği bu anlaşılmazlık durumu, toplumun algısında oluşacak bu karışıklıktır.
Böylelikle kendilerinin ulvi bir takım neden ve gerekçelerle, ulvi bir takım hedeflere yöneldikleri iddiasında bulunacaklar, bulunabilecekler...
Ve sistem de onlarla mücadele ediyormuş gibi bir operasyon başlattığı zamanlarda bile dayandığı resmi ideolojiyi yeniden üretebilecek, güçlendirebilecek...
Sistem kendisinden sapıldığı yerlerde bile, hatta tam da bu sapıldığı yerlerden kendisinin ne denli kıymetli, korunmaya değer bir şey olduğuna işaret edecek...

Devletin işine geldiği her yerde yeniden işe koşabileceği paramiliter kadroları hazır tutabileceği, yenilerini kazanabileceği sahne gösterisinin perdesi hiç inmeyecektir.
Kapitalizmin temel, taşıyıcı ve "en akışkan" öğesi; bu düzenin aksiyomu olan parayı takip etmezsek, bu paramiliter örgütleri tam olarak çözümleyemez, çözemeyiz.

Son yıllarda Türkiye'nin her yerinde çığrından çıkmışçasına harcanan, bize, bizim gibi sivil yurttaşlara bizim nüfuz edemediğimiz, saptayamadı-ğımız bir başka ekonominin olduğunu düşündür-ten paranın nereden gelip nereye gittiğine, nerelere dağıldığına bakmak, bu marjinal gibi görünen paramiliterlerin nasıl yaygın olduklarını...

Paramilitarizmin Türkiye ekonomisinin önemli bir sektörü olduğunu...
O yüzden bu kadar çok silah...
Bu kadar çok bomba patladığını...
Her patlamanın tazyikiyle yeni para geçitlerinin açıldığını...
Ortaya koyacaktır.
İktisatçılar...
Haydi göreve...



 
Şub
02
    
teâruf | 02 Şubat 2008 23:35 | etiket:  
 
 


CODE
İKİ KABADAYI ARASINDA YAŞANAN EZELİ DOSTLUK VE EBEDİ REKABETİN HİKAYESİ…
EŞREF SAATİ…

Sarı Eşref ve Kara Eşref aynı mahallede büyümüş iki çocukluk arkadaşıdır. Yanında yetiştikleri son Osmanlı kabadayılarından Alemdar Ağa, hayata
 
gözlerini yumarken, himayesindeki mahalleyi ve kabadayılık makamını Eşref’e bıraktığını söylemiş, ama hangi Eşref olduğunu söylemeye nefesi
 
yetmemiştir.

Sarı Eşref ve Kara Eşref’in “ağam bana el verdi” iddiası o gün başlamış, gel zaman git zaman bu iddia Eşrefleri ebedi birer rakip haline getirmiştir.

Birbirlerinin hem can dostu olan hem de ebedi rakibi haline gelen Sarı Eşref ve Kara Eşref’in bu galibi olmayan mücadelesine bütün mahalleli ortak
 
olmuş,

hele ki dengeci yamaklar Hayati ve Sebati bu mücadeleden helak da olmuştur.

Eşreflerin rekabetinde uzlaşmanın tek adresi, Alemdar Ağa’dan yadigar olan mahalle terzisi Yadigar Baba’dır.

Yürek yakan bu iki mert adamın gönülleri de boş değildir elbet. Kader yapacağından geri durmamış, Eşrefleri birbirlerinin bacılarına sevdalamıştır.
 
Kara Eşref’in kardeşi Reyhan Sarı Eşref’e, Sarı Eşref’in kardeşi Ceylan da Kara Eşref’e gönlünü kaptırmıştır.
 
Eşrefler birbirlerine olan inatlarından,
 
sevdalarını da vuslatsız yaşamaktadırlar.

Ceylan ve Reyhan, Hayati ve Sebati’nin annesi Şadiye’nin de desteğiyle, Eşreflerine kavuşmak için planlar kurdukça, işler daha da sarpa saracaktır.

Mahalleye yeni taşınan ve bütün erkeklerin aklını çelen Truva Feraye de Eşreflere göz koyunca, ortalık iyice şenlenecektir.


eD2k
Aşağıdaki dosyalar eD2k ağında paylaşılmaktadır:
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.Bl.01.By.Zaltun.18.10.2007.avi")));Esref.Saati.Bl.01.By.Zaltun.18.10.2007.avi 365.43MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.Bl.02.By.Zaltun.26.10.2007.avi")));Esref.Saati.Bl.02.By.Zaltun.26.10.2007.avi 375.75MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.Bl.03.By.Zaltun.01.11.2007.avi")));Esref.Saati.Bl.03.By.Zaltun.01.11.2007.avi 385.17MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.Bl.04.By.Zaltun.09.10.2007.avi")));Esref.Saati.Bl.04.By.Zaltun.09.10.2007.avi 375.36MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.Bl.05.By.Zaltun.16.11.2007.avi")));Esref.Saati.Bl.05.By.Zaltun.16.11.2007.avi 384.97MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.Bl.06.By.Zaltun.23.11.2007.avi")));Esref.Saati.Bl.06.By.Zaltun.23.11.2007.avi 365.57MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.Bl.07.By.Zaltun.30.11.2007.avi")));Esref.Saati.Bl.07.By.Zaltun.30.11.2007.avi 350.43MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.Bl.08.By.Zaltun.07.12.2007.avi")));Esref.Saati.Bl.08.By.Zaltun.07.12.2007.avi 399.21MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.Bl.09.By.Zaltun.14.12.2007.avi")));Esref.Saati.Bl.09.By.Zaltun.14.12.2007.avi 398.93MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.BL.10.By.Ronaldinho.28.12.2007.avi")));Esref.Saati.BL.10.By.Ronaldinho.28.12.2007.avi 392.65MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.BL.11.By.Raaami.18.01.2008.avi")));Esref.Saati.BL.11.By.Raaami.18.01.2008.avi 400.13MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.BL.12.By.Zero_Cool.25.01.2008.avi")));Esref.Saati.BL.12.By.Zero_Cool.25.01.2008.avi 450.03MB Kaynaklar - eD2k History
 document.write(unescape(decodeURIComponent("Esref.Saati.BL.13.By.Hunustory.01.02.2008.avi")));Esref.Saati.BL.13.By.Hunustory.01.02.2008.avi 449.57MB Kaynaklar - eD2k History
Hepsini Seç 4.97GB


 
Şub
02
    
teâruf | 02 Şubat 2008 23:31 | etiket:  
Queimada - 1969



[imdb]http://www.imdb.com/title/tt0064866/[/imdb]

OFDb Info

Kataweb Info

Deutsch

eD2k
Aşağıdaki dosyalar eD2k ağında paylaşılmaktadır:
document.write(unescape(decodeURIComponent("Queimada.1969.german.123min.dvb.xvid.avi")));Queimada.1969.german.123min.dvb.xvid.avi 1.09GB Kaynaklar - eD2k History
Hepsini Seç 1.09GB
Filesize.....: 1,116 MB
Runtime......: 02:03:36 (185,401 fr)
Video Codec..: XviD
Video Bitrate: 1224 kb/s
Audio Codec..: 0x0055(MP3) ID'd as MPEG-2 Layer 3
Audio Bitrate: 31 kb/s, monophonic VBR
Frame Size...: 704x528 (1.33:1) [=4:3]

Italyanca


eD2k
Aşağıdaki dosyalar eD2k ağında paylaşılmaktadır:
document.write(unescape(decodeURIComponent("Queimada.-.Marlon.Brando.1969.avi")));Queimada.-.Marlon.Brando.1969.avi 1.37GB Kaynaklar - eD2k History
Hepsini Seç 1.37GB


 
Oca
28
    
teâruf | 28 Ocak 2008 22:55 | etiket:  
radio baghdad

Suffer not
Your neighbor's affliction
Suffer not
Your neighbor's paralysis
But extend your hand
Extend your hand
Lest you vanish in the city
And be but a trace
Just a vanished ghost
And your legacy
All the things you knew
Science, mathematics, thought
Severely weakened
Like irrigation systems
In the tired veins forming
From the Tigris and Euphrates
In the realm of peace
All the world revolved
All the world revolved
Around a perfect circle
City of Baghdad
City of scholars
Empirical humble
Center of the world
City in ashes
City of Baghdad
City of Baghdad
Abrasive aloof

Oh, in Mesopotamia
Aloofness ran deep
Deep in the veins of
the great rivers
That form the base
Of Eden
And the tree
The tree of knowledge
Held up its arms
To the sky
All the branches of knowledge
All the branches of knowledge
Cradling
Cradling
Civilization
In the realm of peace
All the world revolved
Around a perfect circle
Oh Baghdad
Center of the world
City of ashes
With its great mosques
Erupting from the mouth of god
Rising from the ashes like
a speckled bird
Splayed against the mosaic sky
Oh, clouds around
We created the zero
But we mean nothing to you
You would believe
That we are just some mystical tale
We are just a swollen belly
That gave birth to Sinbad, Scheherazade
We gave birth
Oh, oh, to the zero
The perfect number
We invented the zero
And we mean nothing to you
Our children run through
the streets
And you sent your flames
Your shooting stars
Shock and awe
Shock and awe
Like some, some
Imagined warrior production
Twenty-first century
No chivalry involved
No Bushido

Oh, the code of the West
Long gone
Never been
Where does it lie?
You came, you came
Through the west
Annihilated a people
And you come to us
But we are older than you
You come you wanna
You wanna come and
rob the cradle
Of civilization
And you read yet you read
You read Genesis
You read of the tree
You read of the tree
Beget by god
That raised its branches into the sky
Every branch of knowledge
Of the cradle of civilization

Of the banks of the Tigris
and the Euphrates
Oh, in Mesopotamia
Aloofness ran deep
The face of Eve turning
What sky did she see
What garden beneath her feet
The one you drill
You drill
Pulling the blood of the earth
Little droplets of oil for bracelets
Little jewels
Sapphires
You make bracelets
Round your own world
We are weeping tears
Rubies
We offer them to you
We are just
Your Arabian nightmare
We invented the zero
But we mean nothing to you
Your Arabian nightmare

City of stars
City of scholarship
Science
City of ideas
City of light
City
City of ashes
That the great Caliph
Walked through
His naked feet formed a circle
And they built a city
A perfect city of Baghdad

In the realm of peace
And all the world revolved
And they invented
And they mean nothing to you
Nothing to you
Nothing

Go to sleep
Go to sleep my child
Go to sleep
And I'll sing you a lullaby
A lullaby for our city
A lullaby of Baghdad
Go to sleep
Sleep my child
Sleep
Sleep
Sleep
Run
Run
Run
Run

You sent your lights
Your bombs
You sent them down on our city
Shock and awe
Like some crazy t.v. show

They're robbing the cradle
of civilization
They're robbing the cradle
of civilization
They're robbing the cradle
of civilization

Suffer not
The paralysis of your neighbor
Suffer not
But extend your hand

written by Patti Smith and Oliver Ray © 2004 Druse Music, Inc. (ASCAP) and Hierophany Music (ASCAP)